Kütüphane


Dünyanın gelişmiş ülkelerinde kütüphaneler insanların okuma alışkanlığını edindiği yerlerdir. Sadece bununla yetinmezler. Ekonomik nedenlerle fazla kitap alamayanların okuma ihtiyaçlarını gidermelerine olanak veren mekanlardır onlar.

O ülkelerde kütüphaneler Devlet, Şehir, Belediye ve Üniversite olmak üzere dörde ayrılırlar.

Devlet kütüphaneleri aynı zamanda bellek niteliği taşırlar. Geçmişteki belgeler, önemli kitaplar dünden bugüne ulaşır bu tür kütüphanelerde. Ülkemizde, Ankara’da bulunan Milli Kütüphane’yi örnek gösterebiliriz. Şehir kütüphaneleri daha küçük çaptadırlar. Onların işlevi ise okuma alışkanlığını yaygın hale getirmektir. Belediye kütüphaneleri genelde bir şehrin farklı semtlerinde kurulmuştur, şehir kültürü ile ilgili yayınların şehirde yaşayanlara ulaştırılması amaçlanır.

Türkiye’deki kütüphanelerin yukarıda belirtilen işlevleri gördüğünü söylemek çok da mümkün değil. Büyük ölçüde kütüphaneler ders çalışılan ya da ödev verildiğinde öğrencilerin uğradığı mekanlardır. Onun dışında, esas amaçları olan okuma alışkanlığını geliştirme işlevinden uzaktırlar.

Ancak, nedeni çok açıktır. Kütüphanede çalışmayı bir devlet memurluğu olarak gören ve o zihniyetin dışına çıkamayan çalışanlardır. Yaratıcılıktan uzak, kitap sorduğunuzda yerinden kalkmayı yük gibi gören memurlarla doludur kütüphanelerimiz.  Oysa, kütüphanelerimiz içinde barındırdıkları salonlarla farklı etkinliklerin yapılmasına olanak verirler.

Antalya’da bulunan Tekelioğlu Kütüphanesi de bu olanaklara sahiptir.  Kütüphane yönetiminin çeşitli aralıklarla düzenleyeceği söyleşiler birçok kişinin bu kütüphaneyle tanışması anlamına gelecektir. Kütüphanelerin canlı mekanlar haline gelmesi ancak yaratıcı yöneticilerle gerçekleşir. Bugün gibi hatırlıyorum,  bir dönem Antalya İl Kültür Müdürlüğü yapmış olan rahmetli Musa Seyirci, Tekelioğlu Kütüphanesi’nde, “ Ustalara Saygı” adı altında bir dizi etkinlik başlatmıştı. Bu söyleşiler kapsamında, Baki Süha Ediboğlu, Macit Selekler farklı yönleriyle ele alınmış ve anılmışlardı. Geçen gün, bir kitaba ulaşmak için yolum Tekelioğlu Kütüphanesi’ne düşmüştü. Gördüklerimden sonra,  kütüphane’den üzülerek ayrılmıştım. Tekelioğlu Kütüphanesi’nin ölgün, durağan hali beni ülkemizdeki kütüphaneler üzerine düşünmeye itti.

Kitabın az okunduğundan, yaşamımızda fazla yer almadığından yakınırken, kütüphaneler bu boşluğu dolduramazlar mı? Gerçekleşmesi pek de mümkün görünmeyen bir düşünceyi dile getirdiğimin farkındayım, ancak umutsuz olmak da insana yakışmaz.

Ahmet Tüzün

Cumhuriyet Akdeniz - 17 Kasım 2011